Şeyh Murad Efendi Tekkesi

ŞEYH MUHAMMED MURAD-I BUHÂRÎ VE TEKKESİ*

GİRİŞ

Eyüp Sultan Semtinin Nişanca adındaki mahallinde bulunur Şeyh Murad Tekkesi, nâm-ı diğer Murad-ı Buhârî Tekkesi… İstanbul’un bu semti Peygamber Efendimiz (sas) tarafından müjdelenen fethiyle beraber dini yapıların, özellikle de tekkelerin iç içe yaşadığı bir yer olmuştur. Şeyh Murad Tekkesi ise her meşrepten insana kapılarını açık tutmuş, geniş bir tefekkür sistemine sahiptir.
Hilmi Şenalp Lâle Dergisi’ndeki yazısında Türkeli’ne ilk defa gelen üç bisikletten birisinin dergâha alındığını, Şeyh Hafız Feyzullah Efendi zamanında şeyh tayin eden “meşihat makamı” vazifesi ifa ettiğini ve bir nevi “ihtisas üniversitesi” olduğunu söylemiştir. Ayrıca tekkenin bahçesini ise şöyle tasvir etmiştir: “…avluyu cennet misâli tezyin eden güllerin, karanfillerin, menekşelerin ve çeşit çeşit ağaçlara mahsus çiçeklerin hafif hafif esen rüzgârla etrafa neşrettikleri güzel ve latîf kokular, diğer taraftan selsebil-i cinân’ı andıran şadırvandan dökülen rahmet misâli suların çıkardıkları sesler…” ve  serbestçe dolaşan ceylanlar… Tekkenin bahçesinin bu denli tazeliklerle dolu olmasının sebeplerinden bir tanesi de Mimar Sinan’ın Kırkçeşme Su Yolları’nın tekkenin altından geçiyor olmasıdır. Fakat bu su yolu zamanla bazı yapı birimlerinin temellerini zayıflatmış ve özellikle mescid tevhidhânenin temelinde yaşanan kaymadan ötürü halihazırda yürütülen restorasyon çalışmaları zorlaşmıştır.

ŞEYH MUHAMMED MURAD-I BUHÂRÎ’NİN HAYATI

H.1050/M.1640 senesinde Semerkand’da doğan Muhammed Murad, Semerkand Nakibüleşrafı Seyyid Ali Efendi’nin oğludur. Babasına nisbetle Buhârî lakabıyla anılmaktadır. “Muradî” lakabıyla da tanınan Şeyh Murad Efendi’den tekkenin haziresindeki mezar taşlarında ve Osmanlı Arşivi’ndeki vesikalarda “Buhârî” ve “Nakşibendî” diye bahsedilmektedir. Şeyh Murad-ı Buhârî’ye atfedilen “Münzevî” nisbesine ise önceki kaynaklarda rastlanmamakta olup bir karışıklık ifadesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu karışıklığa Eyüp’ün Karasüleymansubaşı Mahallesi’nde bulunan Münzevî Türbesi sebep olmuştur. Halbuki, Şeyh Muhammed Murad-ı Buhârî Tekkesi Eyüp’ün Nişancı Mahallesi’nde bulunmaktadır.
Üç yaşında iken çocuk felci geçirerek ayakları kötürüm olan Muhammed Murad’ın bu hali, onun ilim ve irşat vazifesini engellememiştir. Temel İslâmî eğitimini tamamlayıp hafızlığını Semerkand’da yaptıktan sonra Hindistan’a gitmiş (1073/1663), orada ilim tahsiline devam ederken Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbânî Ahmed Fâruk-ı Serhendî’nin (v. 1034/1624) oğlu ve halifesi Muhammed Ma‘sum (v. 1080/1669) hazretlerine intisap etmiş, daha sonra onun halifesi olmuştur. 1074/1664 senesinde hacca giden Muhammed Murad-ı Buhârî hazretleri hac sonrası üç sene Hicaz bölgesinde ikamet ederek orada bulunan âlimlerden ders almıştır. Bu zat, ikinci haccından (1078/1668) sonra, dönüşte Kahire’de kalarak tefsir, hadis ve aklî ilimler ile meşgul olmuştur.
İki sene sonra Şam’a gelerek evlenmiş, bu evlilikten Muhammed Bahâeddin ve Mustafa isimli iki erkek çocuğu olmuştur. Şam ahalisinin teveccühünü kazanan Murad-ı Buhârî, İstanbul eşrafının ısrarlı davetleri üzerine İstanbul’a gelmiş (1092/1681), ulema ve devlet erkânı tarafından sevgi ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır. Şeyhülislam Feyzullah Efendi (v. 1115/1703) gibi zatlar başta olmak üzere birçok insan, Şeyh Murad Efendi’ye intisap etmiş, Anadolu’da Nakşibendiyye’nin Müceddidiyye kolunun temeli bu zatla atılmıştır.
Muhammed Murad hazretleri, İstanbul’da kaldığı esnada Eyüp’ün Nişancı Mahallesi’nde ikamet etmiş, bu esnada Şeyhülislam Damad-zâde Ebülhayr Ahmed Efendi (v. 1154/1742)1 tarafından bugünkü tekke, kendisine tahsis edilmiştir. Beş yıl sonra halifesi Kilisli Ali’yi (v. 1147/1734) yerine vekil bırakarak önce Şam’a, oradan da umreye gitmiş, bir sene sonra tekrar Şam’a dönmüştür (1098/1686). Bu gelişinde Şam’da yirmi iki sene kadar kalmış, Berrâniyye adıyla medrese ve tekke kurmuş, Şeyh Murad Efendi’nin çocukları ve torunları burada vazife yapmışlardır. Ayrıca uzun yıllar Şam Müftülüğü vazifesini “Muradî Ailesi” üstlenmiştir.
Şeyh  Murad-ı  Buhârî,  ayrıca  Şam’da  Medrese-i  Nakşibendiyye   ile Murâdiyye Medresesi adıyla iki medrese daha yaptırmıştır. On binden fazla hadisi ezbere bildiği rivayet edilen bu zat, zahirî ve batınî ilimlerde otorite olduğundan medrese ile tekke hizmetlerini bir arada yürütmüştür. Şeyh Murad Hazretleri, oğlu Muhammed Bahâeddin’i (v. 1169/1755) Şam’da vekil bırakarak 1120/1708 yılında ikinci defa İstanbul’a gelmiş, Sultan Selim Camisi yakınındaki Bıçakçı Efendi Menzili’nde üç sene kadar ikamet etmiştir.
Şeyh Muhammed Murad’a duyulan büyük teveccühden rahatsız olan Sadrazam Çorlulu Ali Paşa (v. 1123/1711), Şeyh Murad Efendi’yi hacca götürüyoruz bahanesiyle donanma ile yola çıkartmış, ancak Alanya sahillerinde gemiden indirtmiştir. Muhammed Murad Efendi, önce Konya’ya gitmiş, daha sonra Kütahya üzerinden Bursa’ya ulaşmış (1123/1711), buradaki ikameti altı yıl sürmüştür. 1130/1717’de tekrar İstanbul’a gelen Şeyh Murad-ı Buhârî, önce Eyüp’teki Hüseyin Efendi-zâde Bahçesi’nde, daha sonra da Reisü’l-etıbba Nuh Efendi Yalısı’nda ikamet etmiş, kendi adıyla anılan Nişancı (Nişancı-i Atik, Nişancıpaşa) Mahallesi’ndeki tekkenin hem müderrislik hem de şeyhlik vazifesini vefatına kadar yürütmüştür.
12 Rebîulâhir 1132/21 Şubat 1720 Salı gecesi rahmet-i Rahmân’a kavuşan Şeyh Muhammed Murad-ı Buhârî hazretlerinin cenaze namazında Hazret-i Hâlid (Eyüp) Camisi ve meydanı kâfi gelmediğinden cemaat bir müddet yerinden kımıldayamamıştır. Şeyh Murad-ı Buhârî’nin çileli hayat yolculuğu, kılınan cenaze namazından sonra kendi adına tahsis edilen Nişancı Meydanı’ndaki tekkenin dershane kısmında son bulmuştur. Seksen yıl süren bu yolculukta, Şeyh Murad Efendi Semerkand, Hindistan, Kudüs, Hicaz, Bağdat, İsfahan, Belh, Buhara, Kahire, Şam, İstanbul ve Bursa’da ilim tahsili, hac yolculuğu ve irşat vazifeleri sebebiyle bulunmuştur. Şu anda, Şeyh Murad-ı Buhârî Türbesi diye de adlandırılan bu kısımda, tekkenin ikinci şeyhi Kilisli Ali’ye (v. 1147/1734) ait olan bir sanduka daha bulunmaktadır. İnsanları ilim ve irfana yönlendiren bu zatın hizmetleri, talebeleri ve yazdığı eserleri vasıtasıyla devam etmiştir.

ŞEYH MUHAMMED MURAD-I BUHÂRÎ TEKKESİ

“Şeyh Muhammed Murad-ı Buhârî, Şeyh Murad-ı Buhârî, Şeyh Murad Efendi” gibi adlarla anılan tekke, Anadolu Kazaskeri Çankırılı Damad Mustafa Efendi (v. 1096/1684) tarafından XVII. yüzyılın ortalarında medrese olarak yapılmıştır. Daha sonra, oğlu Şeyhülislam Damad-zâde Ebülhayr Ahmed Efendi (v. 1154/1742) tarafından tekkeye çevrilerek Şeyh Muhammed Murad-ı Buhârî hazretlerine tahsis edilmiş, çeşitli zamanlarda tekkeye bazı ilaveler ile birlikte tamirler de yapılmıştır.
12 Zilkāde 1314 tarihli arşiv vesikasında tekkenin içindeki Maktul Mustafa Paşa Camisi  ile Ebülhayr Ahmed Efendi Vakfı’ndan olan tekkeye ait dükkân ve odalarla beraber harem ve selamlık kısmının tamir edilmesi tekkenin şeyhi Abdülkadir Efendi tarafından talep edilmiştir. Bu istek üzerine başlayan tamirat, 24 Cemâziyelâhir 1315  ve 20 Rebîulevvel 1316  tarihlerinde de devam etmiştir.
Şeyh Murad Efendi Tekkesi, Nakşibendî-Müceddidî tekkesi olarak hizmet görmüş, Reisü’lmeşâyih Feyzullah Efendi (v. 1284/1867) zamanında ise etkili bir konumda bulunmuştur. Feyzullah Efendi’nin vefatından sonra Nakşibendî-Melamî tekkesi olarak da faaliyet gösteren tekkede on dört adet şeyh efendi hizmet görmüş olup bunların sekiz tanesi hazirede, iki tanesi de türbede medfundur.
Tekkede ilme önem verilmiş, teknolojik gelişmeler takip edilmiştir. Osmanlı Devleti’ne ilk defa gelen üç bisikletten birinin bu tekkeye alınması, selamlık ve harem binaları arasında löklanşe pili ile çalışan bir irtibat sistemi kurulmuş olması tekkenin ilme ve teknolojiye verdiği önemin bir göstergesidir.
Bir zamanlar ceylanlar dolaşacak kadar geniş bir bahçesi olan bu mekân, tekke   ve   zaviyelerin  kapatılmasıyla sahipsiz kalmıştır. Şeyh Murad Tekkesi, bazı kimseler tarafından işgal edilerek harap hale gelmiş, ahşap olan selamlık ve harem binaları ise yakacak temini maksadıyla 1977 yılında işgalciler ve çevre sakinleri tarafından yıkılmıştır. Ayrıca tekkenin şadırvanı, avlu kapısı ve kapının yanındaki Mehmed Kethüda Çeşmesi de yok olmuştur. Çeşmeye ait kitabe elde olup ortadan  kırılmış  haldedir.  Kitabeden  Mehmed  Kethüda Çeşmesi’nin 1143/1730 tarihinde yapıldığını öğrenmekteyiz.
Tekkenin içinde şu anda mescit, tevhithane,  derviş odaları, türbe ve hazire bulunmaktadır. Hakyol Eğitim Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı’na tahsis edilen tekke, 1988 yılında ciddi bir tamir görmüş, hazirede bulunan bazı mezar taşları bu esnada toprak altından çıkarılmıştır. Tekke 2005 yılında “Tarih, Kültür ve Çevre Koruma Derneği (TAÇEV)”ne tahsis edilmiş  olup tekkenin röleve, restitüsyon ve restorasyon projeleri, dernek tarafından hazırlatılarak Anıtlar Kurulu’na onaylatılmıştır.
Şeyh Murad-ı Buhârî Tekkesi, Kasım 2010 tarihi itibariyle İlim Kültür ve Sanat Vakfı (İLKSAV)’na tahsis edilmiş, restorasyon çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmalar sırasında muhtemelen tekke altından geçen yeraltı suları sebebiyle zemin kaymaları devam etmiştir. Bu kaymaları önlemek için tekkenin dış çevresinden çakılan beton kazıklar yeterli olmamış, revakların iç taraflarına da mini beton kazık çalışması yapılmaya başlanmıştır.

ŞEYH MUHAMMED MURAD-I BUHÂRÎ TEKKESİ HAZİRESİ

Mezar taşları, XIV. yüzyıldan itibaren Türkçe yazılmaya başlanmıştır. Ayrıca mezar taşlarındaki bilgiler ışığında tarihî şahsiyetlerin doğum, görev ve ölümleri hakkında en sağlam bilgilere ulaşmak mümkündür. Tekkenin mevcut olan haziresi üç kısım halinde olup birisi avlu kapısı ile türbe arasında, diğer ikisi ise mescidin giriş kapısının sağ ve solundadır. Hazirede 83 mezar taşı bulunmaktadır. Çoğu sağlam olan ve tarafımızdan çevriyazısı yapılan bu taşların 77’sinde şahısların isimleri, vazifeleri ve vefat tarihleri tespit edilmiştir. Geriye kalan altı mezar taşından beş tanesi kırık olduğundan bunların ikisinde sadece isimler tespit edilirken diğer üçünde ise ancak yakınlarının isimleri tespit edilebilmiştir. Ayrıca, Şeyh Mustafa’ya ait olan taş, tamam olduğu halde üzerinde tarih bulunmamaktadır. Bunlardan hariç olarak isim ve tarih tespiti yapılamayacak derecede kırık olan parça taşlar da vardır.
Tekkenin şeyhlerinden Murad-ı Buhârî (v. 1132/1720) ile Kilisli Ali (v. 1147/1734) efendiler türbede, Gelibolulu Mustafa (v. 1176/1762), Yahya (v. 1192/1778), Mehmed (v. 1208/1793), Hüseyin el-Hisârî (v. 1236/1820), Muhammed Es‘ad (v. 1260/1844) ve Hafız Feyzullah (v. 1284/1867) efendiler hazirede medfundur. Hazirede, tekkenin son şeyhleri olan Süleyman-ı Belhî (v. 1294/1877) ve oğlu Abdülkadir-i Belhî’ye (v. 1341/1923) ait demir parmaklıkla çevrili bir kısım da bulunmaktadır.
Burada medfun bulunan zatlar, Nakşibendî-Müceddidî olmakla beraber aynı zamanda Melamî olduklarından mezar taşları yoktur. 1855 yılında Belh’ten Anadolu’ya gelen Şeyh Süleyman-ı Belhî, Konya ve Bursa’da kaldıktan sonra Sultan Abdülaziz’in daveti üzerine İstanbul’a gelmiştir. 1867 yılında Şeyh Murad-ı Buhârî Tekkesi şeyhliğine tayin olunan Süleyman Belhî, on yıl bu vazifede kalmıştır. Babasından sonra kırk altı yıl şeyhlik makamında kalan Abdülkādir-i Belhî tekkenin son şeyhi olmuştur.

SONUÇ

Üç yaşından itibaren bedensel engelli biri olduğu halde ilim ve irşat faaliyetlerinden bir an bile geri durmayan Şeyh Murad-ı Buhârî, memleketi Semerkand’dan Anadolu’ya kadar çeşitli yerler dolaşmış, bu esnada Semerkand, Hindistan, Kudüs, Hicaz, Bağdat, İsfahan, Belh, Buhara, Kahire, Şam, İstanbul ve Bursa’da bulunmuştur. Bu mekânlardan Hindistan, Hicaz, Şam ve İstanbul, Murad-ı Buhârî’nin hayatında önemli yer tutar. Hindistan’da Muhammed Ma‘sum hazretlerine intisabından sonra zâhirî ilimlerin yanında bâtınî ilimlerde de yükselerek onun halifesi olan Seyyid Muhammed Buhârî, hac vazifesini eda etmek maksadıyla Hindistan’dan ayrılmıştır. Bir müddet Hicaz’da ikamet ettikten sonra Şam’a yerleşerek burada evlenmiştir. Burada Berrâniyye Tekkesi ve Medresesi, Medrese-i Nakşibendiyye ve Murâdiyye Medresesi adında üç ayrı müessese kurmuş, tekke ve medrese faaliyetlerini bir arada yürütmüştür. “Muradî Ailesi” bu müesseselerde vazife yapmışlar, ayrıca Şam Müftülüğü vazifesini de uzun yıllar bu aile yürütmüştür.
İlim erbabının ısrarlı davetleri üzerine Şam’dan İstanbul’a gelen Murad-ı Buhârî, Nakşibendilik’in Müceddidiye kolunun Anadolu temsilcisi olarak kendisine tahsis edilen Eyüp Nişanca Mahallesi’ndeki tekkesinde ilim ve irşat vazifelerine devam etmiştir. İlim ve tasavvuf erbabı başta olmak üzere devlet ricâli ve halk tarafından yoğun ilgi gören şeyh efendi, zaman zaman karşılaştığı sıkıntılardan dolayı İstanbul’dan bir müddet uzak kalmıştır. Hayatının son anlarında tekrar İstanbul’a dönen ve burada vefat eden Şeyh Murad Efendi, tekkenin dershane kısmına defnedilmiştir.
Hazirede bulunan 83 adet mezar taşının 77’sinde şahısların isimleri, vazifeleri ve vefat tarihleri bulunmakta olup geriye kalan altı mezar taşından beş tanesi kırık olduğu için, bunların ikisinde sadece isimler tespit edilirken diğer üçünde ise ancak yakınlarının isimleri tespit edilebilmiştir. Ay-rıca, Şeyh Mustafa’ya ait olan taş sağlam olduğu halde üzerinde tarih bulunmamaktadır. Bunlardan başka, hazirede Belhîler’e ait bir kısım da bulunmaktadır. Belhîler, Melâmî olduklarından kendileri için mezar taşı konmamış, sadece bulundukları yer çevrilmiştir. Ayrıca, hazirede isim ve tarih tespiti yapılamayacak derecede kırık taşlar mevcuttur. Günümüzde mevcut olan mezar taşlarının tarihleri, 1062/1652-1322/1904 yılları arasındadır.
Mezar taşları hat sanatı açısından incelendiğinde 44 tanesinin sülüs, 38 tanesinin talik, bir tanesinin hem sülüs hem talik olduğu görülmektedir. Sülüs hatlı mezar taşlarının altı tanesinin yazı ve işçiliği zayıftır. Bu taşların 29 tanesi kadın ve 54 tanesi erkek mezar taşıdır. Kadınlardan iki tanesi ilim erbabındandır. Hanımlara ait olan diğer 27 mezar taşında meslek bilgisine rastlanmamaktadır. Bunlar, tekke ile bağlantılı olan bazı zevâtın yakınlarıdır. Erkek mezar taşlarından, 13 tanesi tasavvuf ehline ait olup bunlardan altı tanesi Şeyh Murad-ı Buhârî Tekkesi’nin şeyhleridir. Diğer dört tanesi ise farklı tekkelere ait Nakşî ve Kadirî şeyhleri olup Şeyh Ali (v. 1173/1759) ve vefat tarihi bulunmayan Şeyh Mustafa’ya ait mezar taşlarında ise hangi tarikata bağlı oldukları hakkında bilgi yoktur. Ohrili Hafız Halil Efendi’nin mezar taşında Murad Molla Tekkesi hücrenişîni olduğu bildirilmektedir. Kalan 41 taşın 12 tanesi ilim erbabından, 13 tanesi devlet erkânından olup diğer bir tanesi sanatkârdır. İlim erbabından ve devlet erkânından olduğu halde sanatkâr olan kimseler de mevcuttur. Diğer 15 tanesinde ise şahısların vazifeleri ile ilgili herhangi bir ibare yoktur.
*Bu yazının hazırlanmasında Ahmet Semih Torun’un Vakıflar Dergisi, Aralık 2010 34. sayısında yayınlanan makalesinden  faydalanılmıştır.